15 Nisan 2009 Çarşamba

HACERİN MAL VARLIĞI

Önce perdeyi sonuna kadar çekti, sonra iki kolunu birbirine bağlayarak başını cama dayadı. Ne kadar kasvetli, ne kadar sıkıcı bir hava var bugün, diye düşündü.

Dışarıdan cama vuran iri yağmur damlaları, akşam karanlığının gölgesi altında hızla sıyrılıp pervazdan aşağıya doğru kayarken, kendilerini izleyen bir çift gözün farkındalar mıydı acaba?

Yağmur mu yağıyordu iri damlalar halinde, yoksa yüreğinden fışkırmak üzere olan damlaların mı altında kalmıştı, bilemedi Hacer. Kaç gün, kaç ay, kaç yıl geçirmişti bu Allah’ın belası memlekette; bu kasvetli evde bilmiyordu. Daha doğrusu saymamıştı, belki de saymaya gerek duymamıştı. Birden, sabah erkenden özene bezene yıkayıp ağarttığı beyaz çamaşırları balkona astığını hatırladı. Telaşla ahşap eski merdivenlerden yukarı çıkarken, içimden gelmiyor ki şunları bir verniklemek, dedi kendi kendine.

Balkonun kapısını zar zor kapatmıştı sabah, şimdi de öyle açacaktı. Zorlamayla ittirdiği kapı aralığından içeri giren rüzgar, beraberinde getirdiği yağmurun da soğuğuyla evi buza kesti. Hacer, ayağına geçirdiği naylon terliklerle fırladı balkona. Yağmur, bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Çamaşırları sırılsıklam olmuştu. Hırsından ağlıyordu. Böyle berbat olsunlar diye mi emek verip yorulmuştu onca işin arasında. Elleri kıpkırmızı olmuştu, beli tutmuyordu. Şimdi çamaşırları toplarken, akmaya bahane arayan gözyaşları yağmur sularına karışıyordu. Soğuk iliklerine işledi. Sırılsıklam olan elbisesinden bacaklarına doğru süzülen sular, ayaklarına inen küçük bir çağlayan gibiydi.

Açtığı hızla kapattı kapıyı. Çenesi, dişleri birbirine vuruyor, içi titriyordu. Merdivenleri inerken ayakları kaydı, düşecek gibi oldu ama toparlandı. Odanın kapısından içeri girerken, koridorun ucundaki duvarda asılı olan aynaya takıldı gözü. Islanan elbisesinin altında vücudu bütün diriliği ile ortaya çıkmıştı. Bir an bakmaya utandı aynaya, sonra kendini uzun uzun izledi cesaretle. Dolgun kalçaları, düzenli bacakları, ince beli ve görenin iştahını kabartacak kadar güzel göğüsleriyle aynanın önünde soguk bir mermer sütun gibi öylece duruyordu. Gözlerinin önüne düşen bir tutam siyah perçemini alnından aşırırken canı yandı, ahhh, dedi.

Birden köyünü, köyünün güzel kokulu kırlarını, bahar aylarında yaylanın eteklerinde otlattığı kuzularını; annesinin tandırdan yeni çıkmış içine soğanlı lor sarılı sıcak ekmeklerini hatırladı. Ne kadar da özlemişti her şeyi. İlle de annesinin kokusunu… Hatırladığı yalnızca bunlar değildi elbette. Yüreğini yakan ilk ateş düştü aklına, içini çekti. Henüz on dört yaşındaydı Osman’la ilk karşılaştığında. Çeşme başında telaşla su doldururken, başındaki yemeniyi kapıp kaçan Osman’sa 18’indeydi. Daha sonra bin bir bahaneyle su almaya gittiği çeşme başında Osman’ın iri zeytin gözlerine kim bilir kaç defa aşık olmuştu. İçi bir tuhaf oldu, suç işlemiş gibi yüzü kızardı.



Kucağındaki çamaşırların soğuk nemiyle birden ürperdi.Neler yapıyor, neler düşünüyordu böyle. Tövbe tövbe, dedi sessizce. Günah mı işliyordu ne! Başını yukarı kaldırıp, bağışla Allah’ım, bağışla beni, dedi. Kucağındaki çamaşırları sedirin, sandalyelerin üzerine astı, altlarına da su damlar diye eski bez parçaları serdi.

Üzerini değiştirip kuru giysiler giydikten sonra titremesi, üşümesi kesildi; içi ısındı.Az önce kapattığı ocağı yaktı, ısınan çaydan kendine bir bardak koydu, bir iki damla limon sıkarak salona geçip, pencerenin önündeki ahşap koltuğa oturdu.

Yağmur olanca hızıyla devam ediyor, odanın köşesinden sızan loş ışık, yalnızlığına hüzün katmak için elinden geleni yapıyordu. Çayından bir iki yudum aldı. Bacaklarını karnına doğru çekip, koltuğun yanında duran battaniyeyi dizlerine örttü. Kim bilir kaçıncı yalnız gecesini geçirdiğini düşünürken göz kapakları ağırlaştı, içi geçti…

Bir bardak sıcak çay daha doldurdu, annesinin hazırladığı sıcak dürümlerin en irisini seçti. Öyle kocaman ısırmıştı ki, annesi Elmas Kadın yetişip sırtına vurmasa neredeyse boğulacaktı.Ne kadar özlemişim buraları, seni, şu bir yudum sıcak ekmeği biliyon mu ana, dedi Hacer. Ardından ağzına götürdüğü bardaktaki çayı bir dikişte içiverdi. Kuzum, dedi Elmas Kadın, ben özlemedim mi sanıyon hele, burnumda tütmez misin sanıyon? Kınalı kuzum benim, kurban olduğum. Lakin, öyle gelmek kolay mı? Yok anam, kurban olduğum yok, öyle demek istememiştim, çok özledim demek istemiştim, dedi Hacer.

Tandırın sıcaklığı Hacer’in vücuduna vurdukça kendinden geçiyordu. Üzerine çöken rehavetten kurtulmak için annesine aklına ne gelirse soruyordu. Arkadaşlarını, komşularını, köyün yaşlılarını, kuzuları, köyünün köpeklerini… Sormaya cesaret edemediği iki şey vardı: Biri Osman, biri de neden kendisini o adama verdikleri.Günahı neydi acaba? Babası ona bu cehennem azabını neden reva görmüştü? Osman nasıldı, ne yapıyordu? Karısını Hacer’den çok mu sevmişti?

“Aç ulan, kapıyı aç, sersem kadın nerelerdesin?! Ulan geberteceğim dinime Allah’ıma, aç diyom.” Hacer, uykusuna yıldırım gibi düşen, rüyalarını parça parça eden bu sesi tanıdı. Uyuduğu yerden fırlarken bütün vücudunun ağrıdığını hissetti; kolları, bacakları tutmuyordu. Eteğini kaldırdı, kar beyazı bacaklarındaki morluklara baktı. Alnındaki yara da henüz geçmemişti. Kapıdaki ses bir kez daha odanın içinde çınlayıp, Hacer’in kulaklarında uğuldadı. “Aç ulan kapıyı, cibilliyetsiz, namussuz kadın, şimdi geberteceğim vallahi.”

Hacer, kapıyı yavaşça açıp kenara çekildi. İçeriye soğukla birlikte dolan kesif içki kokusundan bir kez daha tiksindi. Adam, Hacer’i sağ eliyle ittirdi, düşe kalka ayakkabılarını çıkarıp salona geçti. Açım, karnımı doyur, dedi. Biraz sonra bir sini içerisinde yemeklerle içeri girdi Hacer. Adam, zar zor tuttuğu kaşıkla bir taraftan yemeğini yiyor, bir taraftan da sahibi olduğu kadını tepeden tırnağa inceliyordu.Kaldır, dedi. Hacer kaldırdı. Gel ulan, özledim valla, dedi adam Hacer’in kolunu sıkıca kavrayarak. Hacer, sızlayan morluklarını düşünüp sessizce onun yanına oturdu. Elleşme, dedi kısık bir sesle. Elleşme, dur! Ama adam onu duymuyordu. Hacer, sadece bir görevi yerine getirmek için sustu, karşı koymadı.

Adam rahatlamış bir şekilde başını yastığa koydu, sırtını Hacer’e döndü, içkinin de etkisiyle sızdı. Hacer’in midesi bulandı, öğürtüsü duyulmasın diye iki eliyle ağzını sıkıca kapattı. Dünya’yla birlikte tavandaki lamba dahil, her şey dönüyordu. Mutluluk, mide bulantısı mıydı acaba, diye düşündü. Beyninin içini kemiren ses hayır, dedi. Hayır, bu yaşarken ölmek, canlı canlı, diri diri mezara gömülmek!…Yavaşça kalktı, kapının kenarında duran eski ahşap sandığın örtüsünü kaldırdı, sessizce sandığı açtı.

Hacer, sadece, yeryüzünde sahip olduğu tek mal varlığını, nüfus cüzdanını eline alarak çıktığı bu Allah’ın belası, bu kasvetli, bir o kadar da kendisine yabancı evde, on üç yıllık acılarını bırakarak, soğuk ve karanlık sokaklarda bilinmezliğe doğru kayboldu…

1 Aralık 2008 Pazartesi

İLHAN BERK’LE ANILARA YOLCULUK

İnsan bazen anılarının kapılarını aralayıp da o silik ve tozlu yollarda ilerleyince, “ hayali cihan değecek günler”in ne denli önemli olduğunun farkına varıyor.Geçenlerde televizyondan aldığım üzücü bir haberle aralanan kapımdan içeri girerken, farkında olmadan geçen onca yılıma hayıflanmadım dersem yalan olur.

1984 yılının 5 Kasım’ında akşam üstü kardeşim Ertan Karaçay, beni telefonla arayarak TÜYAP Kitap Fuarında olduğunu ve İlhan Berk’le sohbet ettiklerini, bana da bir kitabını imzalattığını söyledi. İlhan Berk’in “ UZUN BİR ADAM “ adlı kitabı elime o yılın sıcak bir yaz gününde geçti. Bu kitap kendi yaşamı üzerine yazdığı bir denemeydi ama şiirleri de vardı kitapta. Beni asıl çeken taraf bu şiirler olmuştu. Kitabın üzerinde “ İlhan Berk’ten Görmediğim Suzan Karaçay için...” diye yazıyordu. Doğrusu o kitabı okuyuncaya dek İlhan Berk’i tanımıyordum. Gençlik yıllarıma denk düşen o yıllarda şiir denince aklıma gelen abimden miras Nazım ve Ahmed Arif vardı,.Bir de zaman zaman yazdığım yazdıkça da yırtıp attığım şiirlerim. Daha çok kitap ağırlıklı gittiğimiz yıllarda insanlığımızın en önemli yönü olan şiiri, henüz bugünkü kavrayış gücüyle keşfedememiştim.

Sonra İlhan Berk’in kimi güldüren kimi de okudukça düşündüren sosyal şiiriyle yol aldım.Şair dağarcığım geliştikçe şiirle insan olmayı, duyumsamayı, düşünmeyi, duygularımı daha iyi ifade etmeyi öğrendim.

Yıllar su gibi aktıkça sahip olduğumuz bir çok şeyin eksildiğinin, yaşanmışlıklar anılarda kaldıkça da yaşam basamaklarından inişe geçtiğimin farkına vardım.Hayatımda birçok şeyi kaybettim ilerleyen yıllarla birlikte. Babamı, sevdiğim arkadaşlarımı,yetişmesi bir daha mümkün olmayan onca aydını… Eksilmeyen, artarak devam eden tek şeyse şiir oldu yaşamımda. Küçük molalarda okuduğum ya da zaman zaman gece uykularımdan uyanarak yazdığım şiir…

KOÜ Şiir Etkinlikleri Birimi Yönetim Kurulu üyesi olduğum 2007 yılının ilkbaharında Birim Müdürümüz Sayın Nejat Gacar, 1. Ulusal Şiir Kongresini Kocaeli’de yapacağımızı söyleyince çok heyecanlandım. Üstelik İlhan Berk, kongrenin onur konuğuydu ve geliş – gidiş sponsorlarını ben ayarlayacaktım.

Kongrenin ilk günüydü, hepimiz Derbent Otelin kapısında konukları karşılıyorduk. Otelin kapısına yanaşan arkadaşım Berrin Tunçay’ın arabasından inen İlhan Berk’i görünce şaşırdım. Nadide bir eser gibiydi. Dokunsan kırılacakmış gibi… Hastaneden yeni çıkmıştı.Üzerinde açık kahverengi, kareli bir takım elbise vardı. Ağzı, burnu, gözleri küçücüktü.Çok zayıftı, çok karakteristik bir görünüşü vardı.

Merdiven basamaklarını çıkarken yardım etmek istedik ama izin vermedi. Yavaş yavaş, dura dura yardım almadan çıktı merdivenleri.” Doktor, kendini yormayacaksın dedi.” dedi. Sonra odasına çekilip, kongre başlayıncaya dek dinlendi.

Çok fazla konuşmayı sevmeyen bu 92 yaşındaki küçük dev, yıllara inat bir hafızayla konuşuyor, sorulan sorulara zaman zaman da sert ve tavizsiz yanıtlar veriyordu. Kongre akşamı yemekte aynı masayı paylaştık. Söylenen türkülere eşlik ediyordu. Bir ara bana dönerek, “ Sen de biliyorsun bunları, aferin .” dedi. Aynı masada denk geldiğimiz sohbetlerde ben hep dinleyici olarak kaldım.

Kongrenin üçüncü gününün sabahında bahçede Leyla Ablayla ( Şahin) birlikte çay içiyorduk. (Toprak kokan, Anadolu kokan bir insan Leyla abla. Tanıdıkça içmek istediğiniz berrak ve yumuşak bir su gibi.) İlhan Berk de bahçede yalnız oturuyordu. Beni yanına çağırdı ve bana,
“ Senin benimle bir ilgin var galiba. “ dedi. “Evet efendim,geliş ve dönüşünüzle ben ilgileniyorum.” dedim. “Yani sponsorları sen mi buldun? “ dedi. “Evet”dedim. “Benimle bir ilgin olduğunu anlamıştım. Peki neden söylemedin?” dedi.Güldüm, koluna girdim, otelin yemek salonuna gittik. Bir sandalye çekti, oturdu. “ Kendine ve bana bir çay al gel bakalım.” dedi. Çaylarımızı alıp geldim, yanındaki sandalyeye oturdum. Bana dedi ki: “ Okuyucunun saygılı olanı, yazarı rahatsız etmekten korkar, yazarın yanına yanaşmaz. Ben yalnız kalmayı tercih ediyorum, çünkü bazı konuşmalar beni hem yoruyor hem de üzüyor.Ama seni ve tavrını çok sevdim.”

Biraz sohbet ettikten sonra ona “ UZUN BİR ADAM” adlı kitabından söz ettim. Kitabı çantamdan çıkardım, imzalı sayfayı açarak gösterdim. Güldü, küçücük dudakları güneş gibi açıldı, durgun yüzü aydınlandı. “ Bunu sakladın mı?” dedi. “Evet efendim.” dedim. Kitabı önüne çekti, cebinden çok güzel bir kalem çıkararak, “ Suzan’ı sonunda tanıdım. Tanımakla gönendim. Sevgiler Suzan ” diye yazdı.Bu kez tarih 20 Mayıs 2007’ydi.Yazarken onun elleri titriyordu, benimse yüreğim.

Hayatımın en mutlu anlarından biri olan o an, şimdi hayatımın en önemli anılarından biri oldu. Öldüğünü duyduğumda sadece o anı yaşadım. Sadece o anı…

21 Mayıs 2008 Çarşamba

DOSTLUĞUMA HOŞGELDİN!


İnsan, bazen yoğun kalabalıklar içinde dahi kendini yapayalnız hisseder. Kuru kalabalığın ortasında uğuldayan seslerden başka bir şey değildir duyduğun. Sorular sorulur, karşılık verirsin ya da seni ilgilendirmeyen bir sohbet başlamışsa eğer susar, dinler gibi görünürsün. Vücudun oradadır ama aklın başka yerde…

Akşam evine döndüğünde geriye kalan kocaman bir hiçtir söyleşilerden. Günün sorgulaması gelir ardından. “Ne kazandım, ne kaybettim?” Yanıt:”Hiç.”

Oysa ne kadar da çok arkadaşımız var çevremizde; konuştuğumuz, gülüştüğümüz… Ya gereksinim duyduğumuzda yanımızda olması gerekenler? İşte onlar yaşamın acımasız karmaşası içinde yok ettiklerimizdir. Arayıp da bulamadıklarımız, farkında olamadıklarımız ya da bulmak istemediklerimiz.

Sekiz aydır dostluğuma hoş gelen bir arkadaşım var. Paylaştıkça çoğaldığım, yaklaştıkça güvendiğim, elimi uzattıkça ısındığım biri. Fırtınalı havaların dingin limanı, arka-daş denecek kadar yakın, dost denecek kadar güvenli.

Onunla boş derslerimde paylaştığım havadan-sudan şeyler havama hava, suyuma su katıyor. Onunla olmak demek bir artı bir demek, çoğalmak demek, paylaşmak demek. Ben onun için neyim bilmiyorum ama o benim için “dost” sözcüğünün kavradığı her şey.

Dostluğuma hoşgeldin Binnur. Geç geldin, geç kaldın demiyorum; iyi ki geldin, hoşgeldin…

DENİZATI

Hayatım boyunca uğurlu günüm, uğurlu sayım, uğurlu takım olmadı. Hatta çocuklarımı büyütürken yapılan uyarılara rağmen onlara nazar boncuğu bile takmadım.

Ama eğer mutlaka böyle bir şey taşımam gerekseydi, denizatı taşırdım.

Yer yuvarlağında hayran olduğum tek canlıdır denizatı.

Yadırgatıcı görünümleriyle balıkların hiçbirine benzemiyorlar. Başları ve boyunları tıpkı atlara benziyor. Hatta atlarınki gibi kocaman ve fırlak gözleri var. Soru işareti gibi kıvrımlı vücuduna baktıkça da aklıma gelmeyen soru kalmıyor doğrusu.

Ne tuhaf, soyunu sürdürme sorumluluğunu üzerine almış, belki de dişisine kıyamayan tek canlı. 4 cm ile 30 cm arasında değişen boyları ile balıkların en asil ve en dik duruşlusu. Diğer balıkların dişileri yumurtalarını denize bırakırken, onun dişisi yumurtalarını erkeğinin karnındaki bir torbaya aktarıyormuş. Erkek denizatı, yumurtaları karnında taşır, yumurtalar çatlayınca da gövdesini bükerek yavruları dışarı atarmış. Bana göre, iş bu kadarla kalmıyordur. Eminim yavruların beslenme ve büyüme süreçlerini de takip edip sağlıyordur.

Erdek’te yaşadığım yıllarda küçük kızım kurutulmuş bir denizatı getirmişti bana. Onu defalarca inceledim. Avucumun içine her koyuşumda saygı duyarak irkildim. Kutsal bir emanete dokunur gibi dokundum ona. Onu sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kaybettim ve hala hatırladıkça üzülüyorum.

Şimdi ne zaman denizatı figürlü kıyafet giyen ya da takı takan birini görsem bir bağ oluşur aramızda. Bu kişi ister arkadaşım olsun ister bir yabancı; yanına yaklaşır, denizatı hayranlığımı anlatırım ona…

YAZMAK, KENDİNE YÜRÜMEKTİR!

Dün arkadaşım aracılığı ile “ KİTAP-LIK “ adlı bir dergi geçti elime. Nilüfer Kuyaş’ın, kedi, kadın yazar ve erkek üçlemesi üzerine bir öyküsünü okudum bu dergide. Nilüfer Kuyaş, öyküsünün bir yerinde diyor ki: “ Yazmak imkânsıza yürümektir; yazılması imkânsız olana. “

Okuduklarım beni çok eskilere, kalemimi kendime çevirdiğim, yazmaya çalıştığım, yazdıkça da buruşturup attığım kağıt tomarlarına götürdü.

O zamanlar ve hatta şimdi zaman zaman yazmaya çalıştıkça, içimdekileri ifade etmede sıkıntı çektiğimi anladım. Bu nedenle de her defasında yazma işinden vazgeçtim.

En sıklıkla düşündüğüm şey, yazdıklarımın önce ben olması, beni anlatması olmuştur. Çünkü insan kendini tanıdıkça, ne olduğunu anladıkça, kendini ötekinin yerine koydukça bir şeyler anlatabiliyor. Ben yazmayı ne zaman denesem, önüme hep başka yollar, başka virajlar çıktı. Yazı benimle başladı, başkasıyla, başkalarıyla bitti. Oysa en iyi anlatılan şey, en iyi tanınan şeydir. İnsan en iyi ve en çok kendini tanır. Kendinden yola çıkarak ötekini anlar. Dolayısıyla sözcükler kendi yatağında akmaya başlayarak insana ulaşır.

Yazmak, kendine yürümektir; yazmak, yazdıkça kendin olmaktır; eteğindeki taşları döke döke hafiflemek, huzur bulmaktır bana göre.

Eğer yazabilmişsen, okuyucunun “ Ne demek istiyor? “ sorusunu sormasına, satırları sorgulamasına fırsat vermezsin. Çünkü iyi bir yazıda okuyucu da yazarla birlikte yola çıkar, kendine varır ve eteğindeki taşları döke döke hafifler.

Yazmak en yorgun anında okuyucuyu, serin sulara bırakmaktır, imkânsız olana yürütmek değil…

15 Mayıs 2008 Perşembe