Dün arkadaşım aracılığı ile “ KİTAP-LIK “ adlı bir dergi geçti elime. Nilüfer Kuyaş’ın, kedi, kadın yazar ve erkek üçlemesi üzerine bir öyküsünü okudum bu dergide. Nilüfer Kuyaş, öyküsünün bir yerinde diyor ki: “ Yazmak imkânsıza yürümektir; yazılması imkânsız olana. “Okuduklarım beni çok eskilere, kalemimi kendime çevirdiğim, yazmaya çalıştığım, yazdıkça da buruşturup attığım kağıt tomarlarına götürdü.
O zamanlar ve hatta şimdi zaman zaman yazmaya çalıştıkça, içimdekileri ifade etmede sıkıntı çektiğimi anladım. Bu nedenle de her defasında yazma işinden vazgeçtim.
En sıklıkla düşündüğüm şey, yazdıklarımın önce ben olması, beni anlatması olmuştur. Çünkü insan kendini tanıdıkça, ne olduğunu anladıkça, kendini ötekinin yerine koydukça bir şeyler anlatabiliyor. Ben yazmayı ne zaman denesem, önüme hep başka yollar, başka virajlar çıktı. Yazı benimle başladı, başkasıyla, başkalarıyla bitti. Oysa en iyi anlatılan şey, en iyi tanınan şeydir. İnsan en iyi ve en çok kendini tanır. Kendinden yola çıkarak ötekini anlar. Dolayısıyla sözcükler kendi yatağında akmaya başlayarak insana ulaşır.
Yazmak, kendine yürümektir; yazmak, yazdıkça kendin olmaktır; eteğindeki taşları döke döke hafiflemek, huzur bulmaktır bana göre.
Eğer yazabilmişsen, okuyucunun “ Ne demek istiyor? “ sorusunu sormasına, satırları sorgulamasına fırsat vermezsin. Çünkü iyi bir yazıda okuyucu da yazarla birlikte yola çıkar, kendine varır ve eteğindeki taşları döke döke hafifler.
Yazmak en yorgun anında okuyucuyu, serin sulara bırakmaktır, imkânsız olana yürütmek değil…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder