1 Aralık 2008 Pazartesi

İLHAN BERK’LE ANILARA YOLCULUK

İnsan bazen anılarının kapılarını aralayıp da o silik ve tozlu yollarda ilerleyince, “ hayali cihan değecek günler”in ne denli önemli olduğunun farkına varıyor.Geçenlerde televizyondan aldığım üzücü bir haberle aralanan kapımdan içeri girerken, farkında olmadan geçen onca yılıma hayıflanmadım dersem yalan olur.

1984 yılının 5 Kasım’ında akşam üstü kardeşim Ertan Karaçay, beni telefonla arayarak TÜYAP Kitap Fuarında olduğunu ve İlhan Berk’le sohbet ettiklerini, bana da bir kitabını imzalattığını söyledi. İlhan Berk’in “ UZUN BİR ADAM “ adlı kitabı elime o yılın sıcak bir yaz gününde geçti. Bu kitap kendi yaşamı üzerine yazdığı bir denemeydi ama şiirleri de vardı kitapta. Beni asıl çeken taraf bu şiirler olmuştu. Kitabın üzerinde “ İlhan Berk’ten Görmediğim Suzan Karaçay için...” diye yazıyordu. Doğrusu o kitabı okuyuncaya dek İlhan Berk’i tanımıyordum. Gençlik yıllarıma denk düşen o yıllarda şiir denince aklıma gelen abimden miras Nazım ve Ahmed Arif vardı,.Bir de zaman zaman yazdığım yazdıkça da yırtıp attığım şiirlerim. Daha çok kitap ağırlıklı gittiğimiz yıllarda insanlığımızın en önemli yönü olan şiiri, henüz bugünkü kavrayış gücüyle keşfedememiştim.

Sonra İlhan Berk’in kimi güldüren kimi de okudukça düşündüren sosyal şiiriyle yol aldım.Şair dağarcığım geliştikçe şiirle insan olmayı, duyumsamayı, düşünmeyi, duygularımı daha iyi ifade etmeyi öğrendim.

Yıllar su gibi aktıkça sahip olduğumuz bir çok şeyin eksildiğinin, yaşanmışlıklar anılarda kaldıkça da yaşam basamaklarından inişe geçtiğimin farkına vardım.Hayatımda birçok şeyi kaybettim ilerleyen yıllarla birlikte. Babamı, sevdiğim arkadaşlarımı,yetişmesi bir daha mümkün olmayan onca aydını… Eksilmeyen, artarak devam eden tek şeyse şiir oldu yaşamımda. Küçük molalarda okuduğum ya da zaman zaman gece uykularımdan uyanarak yazdığım şiir…

KOÜ Şiir Etkinlikleri Birimi Yönetim Kurulu üyesi olduğum 2007 yılının ilkbaharında Birim Müdürümüz Sayın Nejat Gacar, 1. Ulusal Şiir Kongresini Kocaeli’de yapacağımızı söyleyince çok heyecanlandım. Üstelik İlhan Berk, kongrenin onur konuğuydu ve geliş – gidiş sponsorlarını ben ayarlayacaktım.

Kongrenin ilk günüydü, hepimiz Derbent Otelin kapısında konukları karşılıyorduk. Otelin kapısına yanaşan arkadaşım Berrin Tunçay’ın arabasından inen İlhan Berk’i görünce şaşırdım. Nadide bir eser gibiydi. Dokunsan kırılacakmış gibi… Hastaneden yeni çıkmıştı.Üzerinde açık kahverengi, kareli bir takım elbise vardı. Ağzı, burnu, gözleri küçücüktü.Çok zayıftı, çok karakteristik bir görünüşü vardı.

Merdiven basamaklarını çıkarken yardım etmek istedik ama izin vermedi. Yavaş yavaş, dura dura yardım almadan çıktı merdivenleri.” Doktor, kendini yormayacaksın dedi.” dedi. Sonra odasına çekilip, kongre başlayıncaya dek dinlendi.

Çok fazla konuşmayı sevmeyen bu 92 yaşındaki küçük dev, yıllara inat bir hafızayla konuşuyor, sorulan sorulara zaman zaman da sert ve tavizsiz yanıtlar veriyordu. Kongre akşamı yemekte aynı masayı paylaştık. Söylenen türkülere eşlik ediyordu. Bir ara bana dönerek, “ Sen de biliyorsun bunları, aferin .” dedi. Aynı masada denk geldiğimiz sohbetlerde ben hep dinleyici olarak kaldım.

Kongrenin üçüncü gününün sabahında bahçede Leyla Ablayla ( Şahin) birlikte çay içiyorduk. (Toprak kokan, Anadolu kokan bir insan Leyla abla. Tanıdıkça içmek istediğiniz berrak ve yumuşak bir su gibi.) İlhan Berk de bahçede yalnız oturuyordu. Beni yanına çağırdı ve bana,
“ Senin benimle bir ilgin var galiba. “ dedi. “Evet efendim,geliş ve dönüşünüzle ben ilgileniyorum.” dedim. “Yani sponsorları sen mi buldun? “ dedi. “Evet”dedim. “Benimle bir ilgin olduğunu anlamıştım. Peki neden söylemedin?” dedi.Güldüm, koluna girdim, otelin yemek salonuna gittik. Bir sandalye çekti, oturdu. “ Kendine ve bana bir çay al gel bakalım.” dedi. Çaylarımızı alıp geldim, yanındaki sandalyeye oturdum. Bana dedi ki: “ Okuyucunun saygılı olanı, yazarı rahatsız etmekten korkar, yazarın yanına yanaşmaz. Ben yalnız kalmayı tercih ediyorum, çünkü bazı konuşmalar beni hem yoruyor hem de üzüyor.Ama seni ve tavrını çok sevdim.”

Biraz sohbet ettikten sonra ona “ UZUN BİR ADAM” adlı kitabından söz ettim. Kitabı çantamdan çıkardım, imzalı sayfayı açarak gösterdim. Güldü, küçücük dudakları güneş gibi açıldı, durgun yüzü aydınlandı. “ Bunu sakladın mı?” dedi. “Evet efendim.” dedim. Kitabı önüne çekti, cebinden çok güzel bir kalem çıkararak, “ Suzan’ı sonunda tanıdım. Tanımakla gönendim. Sevgiler Suzan ” diye yazdı.Bu kez tarih 20 Mayıs 2007’ydi.Yazarken onun elleri titriyordu, benimse yüreğim.

Hayatımın en mutlu anlarından biri olan o an, şimdi hayatımın en önemli anılarından biri oldu. Öldüğünü duyduğumda sadece o anı yaşadım. Sadece o anı…

21 Mayıs 2008 Çarşamba

DOSTLUĞUMA HOŞGELDİN!


İnsan, bazen yoğun kalabalıklar içinde dahi kendini yapayalnız hisseder. Kuru kalabalığın ortasında uğuldayan seslerden başka bir şey değildir duyduğun. Sorular sorulur, karşılık verirsin ya da seni ilgilendirmeyen bir sohbet başlamışsa eğer susar, dinler gibi görünürsün. Vücudun oradadır ama aklın başka yerde…

Akşam evine döndüğünde geriye kalan kocaman bir hiçtir söyleşilerden. Günün sorgulaması gelir ardından. “Ne kazandım, ne kaybettim?” Yanıt:”Hiç.”

Oysa ne kadar da çok arkadaşımız var çevremizde; konuştuğumuz, gülüştüğümüz… Ya gereksinim duyduğumuzda yanımızda olması gerekenler? İşte onlar yaşamın acımasız karmaşası içinde yok ettiklerimizdir. Arayıp da bulamadıklarımız, farkında olamadıklarımız ya da bulmak istemediklerimiz.

Sekiz aydır dostluğuma hoş gelen bir arkadaşım var. Paylaştıkça çoğaldığım, yaklaştıkça güvendiğim, elimi uzattıkça ısındığım biri. Fırtınalı havaların dingin limanı, arka-daş denecek kadar yakın, dost denecek kadar güvenli.

Onunla boş derslerimde paylaştığım havadan-sudan şeyler havama hava, suyuma su katıyor. Onunla olmak demek bir artı bir demek, çoğalmak demek, paylaşmak demek. Ben onun için neyim bilmiyorum ama o benim için “dost” sözcüğünün kavradığı her şey.

Dostluğuma hoşgeldin Binnur. Geç geldin, geç kaldın demiyorum; iyi ki geldin, hoşgeldin…

DENİZATI

Hayatım boyunca uğurlu günüm, uğurlu sayım, uğurlu takım olmadı. Hatta çocuklarımı büyütürken yapılan uyarılara rağmen onlara nazar boncuğu bile takmadım.

Ama eğer mutlaka böyle bir şey taşımam gerekseydi, denizatı taşırdım.

Yer yuvarlağında hayran olduğum tek canlıdır denizatı.

Yadırgatıcı görünümleriyle balıkların hiçbirine benzemiyorlar. Başları ve boyunları tıpkı atlara benziyor. Hatta atlarınki gibi kocaman ve fırlak gözleri var. Soru işareti gibi kıvrımlı vücuduna baktıkça da aklıma gelmeyen soru kalmıyor doğrusu.

Ne tuhaf, soyunu sürdürme sorumluluğunu üzerine almış, belki de dişisine kıyamayan tek canlı. 4 cm ile 30 cm arasında değişen boyları ile balıkların en asil ve en dik duruşlusu. Diğer balıkların dişileri yumurtalarını denize bırakırken, onun dişisi yumurtalarını erkeğinin karnındaki bir torbaya aktarıyormuş. Erkek denizatı, yumurtaları karnında taşır, yumurtalar çatlayınca da gövdesini bükerek yavruları dışarı atarmış. Bana göre, iş bu kadarla kalmıyordur. Eminim yavruların beslenme ve büyüme süreçlerini de takip edip sağlıyordur.

Erdek’te yaşadığım yıllarda küçük kızım kurutulmuş bir denizatı getirmişti bana. Onu defalarca inceledim. Avucumun içine her koyuşumda saygı duyarak irkildim. Kutsal bir emanete dokunur gibi dokundum ona. Onu sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kaybettim ve hala hatırladıkça üzülüyorum.

Şimdi ne zaman denizatı figürlü kıyafet giyen ya da takı takan birini görsem bir bağ oluşur aramızda. Bu kişi ister arkadaşım olsun ister bir yabancı; yanına yaklaşır, denizatı hayranlığımı anlatırım ona…

YAZMAK, KENDİNE YÜRÜMEKTİR!

Dün arkadaşım aracılığı ile “ KİTAP-LIK “ adlı bir dergi geçti elime. Nilüfer Kuyaş’ın, kedi, kadın yazar ve erkek üçlemesi üzerine bir öyküsünü okudum bu dergide. Nilüfer Kuyaş, öyküsünün bir yerinde diyor ki: “ Yazmak imkânsıza yürümektir; yazılması imkânsız olana. “

Okuduklarım beni çok eskilere, kalemimi kendime çevirdiğim, yazmaya çalıştığım, yazdıkça da buruşturup attığım kağıt tomarlarına götürdü.

O zamanlar ve hatta şimdi zaman zaman yazmaya çalıştıkça, içimdekileri ifade etmede sıkıntı çektiğimi anladım. Bu nedenle de her defasında yazma işinden vazgeçtim.

En sıklıkla düşündüğüm şey, yazdıklarımın önce ben olması, beni anlatması olmuştur. Çünkü insan kendini tanıdıkça, ne olduğunu anladıkça, kendini ötekinin yerine koydukça bir şeyler anlatabiliyor. Ben yazmayı ne zaman denesem, önüme hep başka yollar, başka virajlar çıktı. Yazı benimle başladı, başkasıyla, başkalarıyla bitti. Oysa en iyi anlatılan şey, en iyi tanınan şeydir. İnsan en iyi ve en çok kendini tanır. Kendinden yola çıkarak ötekini anlar. Dolayısıyla sözcükler kendi yatağında akmaya başlayarak insana ulaşır.

Yazmak, kendine yürümektir; yazmak, yazdıkça kendin olmaktır; eteğindeki taşları döke döke hafiflemek, huzur bulmaktır bana göre.

Eğer yazabilmişsen, okuyucunun “ Ne demek istiyor? “ sorusunu sormasına, satırları sorgulamasına fırsat vermezsin. Çünkü iyi bir yazıda okuyucu da yazarla birlikte yola çıkar, kendine varır ve eteğindeki taşları döke döke hafifler.

Yazmak en yorgun anında okuyucuyu, serin sulara bırakmaktır, imkânsız olana yürütmek değil…

15 Mayıs 2008 Perşembe