21 Mayıs 2008 Çarşamba

DOSTLUĞUMA HOŞGELDİN!


İnsan, bazen yoğun kalabalıklar içinde dahi kendini yapayalnız hisseder. Kuru kalabalığın ortasında uğuldayan seslerden başka bir şey değildir duyduğun. Sorular sorulur, karşılık verirsin ya da seni ilgilendirmeyen bir sohbet başlamışsa eğer susar, dinler gibi görünürsün. Vücudun oradadır ama aklın başka yerde…

Akşam evine döndüğünde geriye kalan kocaman bir hiçtir söyleşilerden. Günün sorgulaması gelir ardından. “Ne kazandım, ne kaybettim?” Yanıt:”Hiç.”

Oysa ne kadar da çok arkadaşımız var çevremizde; konuştuğumuz, gülüştüğümüz… Ya gereksinim duyduğumuzda yanımızda olması gerekenler? İşte onlar yaşamın acımasız karmaşası içinde yok ettiklerimizdir. Arayıp da bulamadıklarımız, farkında olamadıklarımız ya da bulmak istemediklerimiz.

Sekiz aydır dostluğuma hoş gelen bir arkadaşım var. Paylaştıkça çoğaldığım, yaklaştıkça güvendiğim, elimi uzattıkça ısındığım biri. Fırtınalı havaların dingin limanı, arka-daş denecek kadar yakın, dost denecek kadar güvenli.

Onunla boş derslerimde paylaştığım havadan-sudan şeyler havama hava, suyuma su katıyor. Onunla olmak demek bir artı bir demek, çoğalmak demek, paylaşmak demek. Ben onun için neyim bilmiyorum ama o benim için “dost” sözcüğünün kavradığı her şey.

Dostluğuma hoşgeldin Binnur. Geç geldin, geç kaldın demiyorum; iyi ki geldin, hoşgeldin…

DENİZATI

Hayatım boyunca uğurlu günüm, uğurlu sayım, uğurlu takım olmadı. Hatta çocuklarımı büyütürken yapılan uyarılara rağmen onlara nazar boncuğu bile takmadım.

Ama eğer mutlaka böyle bir şey taşımam gerekseydi, denizatı taşırdım.

Yer yuvarlağında hayran olduğum tek canlıdır denizatı.

Yadırgatıcı görünümleriyle balıkların hiçbirine benzemiyorlar. Başları ve boyunları tıpkı atlara benziyor. Hatta atlarınki gibi kocaman ve fırlak gözleri var. Soru işareti gibi kıvrımlı vücuduna baktıkça da aklıma gelmeyen soru kalmıyor doğrusu.

Ne tuhaf, soyunu sürdürme sorumluluğunu üzerine almış, belki de dişisine kıyamayan tek canlı. 4 cm ile 30 cm arasında değişen boyları ile balıkların en asil ve en dik duruşlusu. Diğer balıkların dişileri yumurtalarını denize bırakırken, onun dişisi yumurtalarını erkeğinin karnındaki bir torbaya aktarıyormuş. Erkek denizatı, yumurtaları karnında taşır, yumurtalar çatlayınca da gövdesini bükerek yavruları dışarı atarmış. Bana göre, iş bu kadarla kalmıyordur. Eminim yavruların beslenme ve büyüme süreçlerini de takip edip sağlıyordur.

Erdek’te yaşadığım yıllarda küçük kızım kurutulmuş bir denizatı getirmişti bana. Onu defalarca inceledim. Avucumun içine her koyuşumda saygı duyarak irkildim. Kutsal bir emanete dokunur gibi dokundum ona. Onu sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde kaybettim ve hala hatırladıkça üzülüyorum.

Şimdi ne zaman denizatı figürlü kıyafet giyen ya da takı takan birini görsem bir bağ oluşur aramızda. Bu kişi ister arkadaşım olsun ister bir yabancı; yanına yaklaşır, denizatı hayranlığımı anlatırım ona…

YAZMAK, KENDİNE YÜRÜMEKTİR!

Dün arkadaşım aracılığı ile “ KİTAP-LIK “ adlı bir dergi geçti elime. Nilüfer Kuyaş’ın, kedi, kadın yazar ve erkek üçlemesi üzerine bir öyküsünü okudum bu dergide. Nilüfer Kuyaş, öyküsünün bir yerinde diyor ki: “ Yazmak imkânsıza yürümektir; yazılması imkânsız olana. “

Okuduklarım beni çok eskilere, kalemimi kendime çevirdiğim, yazmaya çalıştığım, yazdıkça da buruşturup attığım kağıt tomarlarına götürdü.

O zamanlar ve hatta şimdi zaman zaman yazmaya çalıştıkça, içimdekileri ifade etmede sıkıntı çektiğimi anladım. Bu nedenle de her defasında yazma işinden vazgeçtim.

En sıklıkla düşündüğüm şey, yazdıklarımın önce ben olması, beni anlatması olmuştur. Çünkü insan kendini tanıdıkça, ne olduğunu anladıkça, kendini ötekinin yerine koydukça bir şeyler anlatabiliyor. Ben yazmayı ne zaman denesem, önüme hep başka yollar, başka virajlar çıktı. Yazı benimle başladı, başkasıyla, başkalarıyla bitti. Oysa en iyi anlatılan şey, en iyi tanınan şeydir. İnsan en iyi ve en çok kendini tanır. Kendinden yola çıkarak ötekini anlar. Dolayısıyla sözcükler kendi yatağında akmaya başlayarak insana ulaşır.

Yazmak, kendine yürümektir; yazmak, yazdıkça kendin olmaktır; eteğindeki taşları döke döke hafiflemek, huzur bulmaktır bana göre.

Eğer yazabilmişsen, okuyucunun “ Ne demek istiyor? “ sorusunu sormasına, satırları sorgulamasına fırsat vermezsin. Çünkü iyi bir yazıda okuyucu da yazarla birlikte yola çıkar, kendine varır ve eteğindeki taşları döke döke hafifler.

Yazmak en yorgun anında okuyucuyu, serin sulara bırakmaktır, imkânsız olana yürütmek değil…

15 Mayıs 2008 Perşembe